AB Göç ve İltica Paktı: Göçmen Düşmanlığına ve Ölümcül Sınır Politikalarına Karşı Mücadeleye
12
Haziran 2026 tarihinde Avrupa Birliği'nin yeni Göç ve İltica Paktı yürürlüğe
giriyor. Avrupa Komisyonu bu düzenlemeyi "daha etkin sınır yönetimi",
"hızlı iltica prosedürleri" ve "üye ülkeler arasında
dayanışma" başlıklarıyla sunuyor. Ancak paktın içeriğine ve son yıllardaki
uygulamalara baktığımızda karşımıza çıkan tablo daha fazla ölüm, yaralanma,
ırkçılık ve emek sömürüsü olarak çıkıyor. Bu pakt, göçün nedenlerini ortadan
kaldırmayı değil, göçmenleri Avrupa sınırlarından uzak tutmayı hedefleyen yeni
bir sınır rejimi kuruyor.
AB
yıllardır savaşların, yoksulluğun, iklim krizinin ve emperyalist müdahalelerin
yarattığı göç hareketlerine karşı sınırlarını militarize etmeyi tercih ediyor.
Akdeniz'de ve Ege'de binlerce insanın yaşamını yitirmesi bu politikaların
kaçınılmaz sonucu haline gelmiş durumda. Uluslararası Göç Örgütü verilerine
göre yalnızca 2025 yılında Akdeniz'de 2 binden fazla insan hayatını kaybetti veya
kayboldu. Son on yılda bu sayı 30 bini aştı. Akdeniz dünyanın en ölümcül
sınırlarından biri haline getirildi. Ölüm ve kayıpların sürekliliği,
arama-kurtarma faaliyetlerinin daraltılması, geri itmelerin kurumsallaşması ve
göç yollarının daha tehlikeli güzergâhlara kayması, Avrupa sınır rejiminin
caydırma mantığıyla işlediğini gösteriyor.
Yeni
Göç ve İltica Paktı bu tabloyu değiştirmek bir yana, kurumsallaştırıyor. Paktla
birlikte AB dış sınırlarına ulaşan insanlar daha ilk aşamada güvenlik
filtrelerinden geçirilecek, biyometrik verileri kayıt altına alınacak,
hızlandırılmış prosedürlerle iltica başvuruları değerlendirilecek ve
reddedilenler çok daha kısa sürede sınır dışı edilebilecek. AB’nin iltica
başvurularını düşük kabul oranı kategorisine aldığı ülkelerden gelen kişiler
için iltica hakkı fiilen sınır kapılarında sona erdirilmiş olacak. Pakt aynı
zamanda göçmenlerin haklarını daha da sınırlandıran "ilk giriş
ülkesi" mantığını güçlendiriyor. Buna göre bir göçmen Avrupa Birliği
sınırları içinde ilk başvurusunu hangi ülkede yaptıysa, göç sürecinin tasarrufu
o ülkeye ait olacak. Böylece insanların ailelerinin, yakınlarının ya da
yaşamlarını yeniden kurabilecekleri koşulların bulunduğu başka bir AB ülkesine
gitme imkanı ortadan kaldırılıyor.
AB'nin
"güvenli üçüncü ülke" yaklaşımı ise paktın en tehlikeli boyutlarından
biri. Bu anlayış, insanların hiç yaşamadıkları ya da yalnızca transit
geçtikleri ülkelere gönderilmelerinin önünü açıyor. Böylece uluslararası
hukukun temel ilkelerinden biri olan geri göndermeme ilkesi aşındırılıyor.
Güvenli üçüncü ülke olarak değerlendirilmesi planlanan ülkeler arasında
Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus bulunuyor.
Paktın
bir diğer sonucu ise sınır bölgelerinde ve Avrupa dışında yeni göçmen
kamplarının kurulması olacak. Yeni sistemle birlikte göç başvuruları sınırlarda
hızlandırılmış prosedürlerle değerlendirilirken, başvurusu reddedilen kişiler
geri dönüş süreçleri tamamlanana kadar göçmen kamplarında yani kapalı
merkezlerde tutulabilecek. Avrupa Birliği aynı zamanda reddedilen göçmenlerin
AB dışındaki üçüncü ülkelerde kurulacak “geri gönderme merkezlerine” sevk
edilmesini sağlayacak yeni mekanizmalar üzerinde çalışıyor. Böylece göçmenler
yalnızca Avrupa sınırlarından uzak tutulmakla kalmayacak, hukuki belirsizlik
içinde, özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları kamp benzeri yapılarda tutulma
riskiyle karşı karşıya kalacak.
Paktın
merkezinde yer alan bir diğer unsur ise sınırların dışsallaştırılması. Avrupa
Birliği göç kontrolünü kendi sınırlarında değil, Türkiye, Tunus, Libya ve
Balkan ülkeleri gibi üçüncü ülkeler üzerinden yürütmek istiyor. Bu ülkeler
giderek Avrupa'nın tampon bölgesi ve sınır polisi haline getiriliyor.
Türkiye
bu politikanın en önemli halkalarından biri. Türkiye ile FRONTEX arasında 2012
yılında imzalanan Mutabakat Zaptı sonrasında risk analizi, veri paylaşımı,
sınır güvenliği eğitimi ve operasyonel işbirliği alanlarında ilişkiler giderek
derinleşti. Başlangıçta teknik işbirliği olarak sunulan bu süreç, zamanla
Türkiye'nin AB'nin göç kontrol stratejilerine daha fazla eklemlenmesine yol
açtı. Özellikle 2016 Türkiye-AB Mutabakatı ile birlikte Türkiye, Avrupa'ya
geçişleri engelleyen bir sınır bekçisi rolüne girdi. Son yıllarda FRONTEX,
Europol ve Türkiye makamları arasındaki işbirliğinin artırılması, sınır
yönetimine yönelik yüz milyonlarca euroluk AB yatırımı ve geri kabul
mekanizmalarının güçlendirilmesi bu yönelimin en somut göstergeleri arasında
yer alıyor.
Bu
süreç, Türkiye'nin Avrupa göç yönetiminde yalnızca bir transit ülke değil, aynı
zamanda göçmenleri durduran ve filtreleyen bir ülke haline getirildiğini
gösteriyor. Yeni paktla birlikte Türkiye'den beklenen sınır polisliğinin daha
da artacağı görülüyor. Geri kabul anlaşmalarının genişletilmesi, sınır
kontrollerinin sıkılaştırılması ve Avrupa'ya geçişlerin daha fazla engellenmesi
yönündeki taleplerin yoğunlaşacağı anlaşılıyor.
Avrupa
Birliği bir yandan göçmenleri sınırlarının dışında tutmaya çalışırken diğer
yandan ihtiyaç duyduğu işgücünü seçerek kabul ediyor. Mavi Kart uygulamaları ve
"yetenek havuzları" bunun açık örnekleri. Yüksek vasıflı işçiler için
güvencesiz kapılar açılırken, savaşlardan ve yoksulluktan kaçan milyonlarca
insan için tel örgüler, geri gönderme merkezleri ve sınır dışı mekanizmaları
devreye sokuluyor.
Bu
nedenle yeni Göç ve İltica Paktı, insanların hareket özgürlüğünü sınırlayan,
iltica hakkını daraltan, göçmenleri güvenlik tehdidi olarak kodlayan ve emeği
piyasanın ihtiyaçlarına göre seçip ayıklayan bir rejimin hukuki çerçevesini
oluşturuyor. Göçmenlerin haklarının budandığı, insanların sınır hatlarında
ölüme terk edildiği, dayanışmanın suç sayıldığı politikalara karşı çıkıyoruz.
Akdeniz'de,
Ege'de ve sınır hatlarında yaşanan ölümlerin kader değil siyasi tercihlerin
sonucu olduğunu biliyoruz. Avrupa'nın yeni göç rejimine, sınırların
militarizasyonuna ve göçmen düşmanı politikalara karşı dayanışmayı ve ortak
mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz. FRONTEX'in ölümcül sınır rejimine, geri
itmelere, geri gönderme merkezlerine ve Türkiye'nin Avrupa'nın tampon bölgesi
haline getirilmesine karşı mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
AB’nin ve Türkiye’de iktidarın göç
politikalarının ikiyüzlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyoruz. Taleplerimiz
net:
-
Güvenli
ve yasal geçiş yollarının açılmasını ve göçmenlere kalıcı yasal statü hakkı tanınmasını,
-Göçmen kamplarının, geri gönderme
merkezlerinin kapatılmasını, geri itme uygulamalarının durdurulmasını,
-AB ile imzalanan Geri Kabul
Anlaşmasının derhal feshedilmesini,
-Göçmenlerin Avrupa'nın ve
Türkiye'nin sınır güvenliği politikalarının pazarlık konusu olmaktan
çıkarılmasını,
-Göçmen emeğinin güvencesiz ve düşük
ücretli çalışma koşullarında sömürülmesine son verilmesini, tüm göçmenlerin
eşit sosyal, ekonomik ve sendikal haklara erişiminin sağlanmasını;
-
Göçmenlerin
sağlık, eğitim ve barınma hizmetlerine erişiminin güvence altına alınmasını,
-Yeni göç hareketlerine yönelik
politikaların güvenlik eksenli değil insan hakları temelinde
şekillendirilmesini istiyoruz.
Sınırsız,
sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada eşit ve özgür bir yaşam için ırkçılığa,
göçmen düşmanlığına, savaş politikalarına, sınır rejimlerine ve göçü
yönetilebilir bir emek rezervi olarak gören anlayışa karşı göçmenlerle omuz
omuza mücadele etmeye devam edeceğiz. Göçmenleri hedef gösterenlere karşı
eşitliği, dayanışmayı ve birlikte yaşamı savunmaya devam edeceğiz.
Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı