Israrla Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları Değerlerini Savunuyoruz!
İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin Kabul Edilişinin 77. Yılında Tüm İnsanların Onur ve Haklarda Eşit Olduğu
Bilinciyle, Eşitsizlik,
Adaletsizlik, Yoksulluk, Ayrımcılık ve Savaşa Karşı,
Israrla Barış, Demokrasi
ve İnsan Hakları Değerlerini Savunuyoruz!
Kabul edilişinin 77. Yılında İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi, çağımızın en önemli kurucu sözleşmesi olarak insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ediyor.
30 maddeden oluşan Evrensel Bildirge, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde yürütülen uzun
çalışmalar sonucunda 10 Aralık 1948 tarihinde
Paris’te toplanan BM Genel Kurulu tarafından kabul ve
ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirgeyi 27
Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe
koymuştur. İki yıl sonra BM Genel Kurulu, 1950’de “10
Aralık”ı “Uluslararası İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.
BM, İkinci Dünya Savaşı’nın
yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine
dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa
edilmiştir. Evrensel Bildirge de bu sitemin kurumsallaştırılmasında, insanlığın haysiyet, eşitlik
ve adalet arayışında temel ve vazgeçilmez bir yere
sahiptir. Bugün gelinen aşamada maalesef bu ideallerin çok gerisinde
kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası
bir düzen hâlâ kurulamamıştır. BM, küresel boyutta yaşanan her türden ayrımcılık, eşitsizlik ve adaletsizliği, bunların yol açtığı derin yoksulluk ve yoksunluğu, yaşamın varlığını tehdit eden ekolojik
yıkım ve iklim değişikliğini sonlandırmada yeterince etkin
olamamaktadır. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı oluşturdukları askeri ve ekonomik birliktelikler, sürdürülen savaş politikaları, başta Ortadoğu, Ukrayna ve Afrika’da olmak üzere
küresel çapta halkları temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hale getirmiş, büyük bir insani krize yol açmıştır. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları, başta Evrensel Bildirge olmak üzere
uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan
yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmaları, insanlığın en
önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının hem bir referans
sistemi hem de bir denetim
mekanizması olarak zayıflamasına, küresel insan hakları rejiminin ağır bir kriz içine girmesine yol açmıştır.
Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar, eşitlik, adalet, özgürlük, barış ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatmak olmaktadır. Bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir.
Bu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından
bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren
de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan
pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile
yönetilmektedir. Bu süreç, siyasal iktidara, gücünü sınırlandıran anayasacılık
ve hukukun üstünlüğü ilkelerini terk etme, insan hakları
fikrini referans almaktan vazgeçme imkânı sağlamış, böylelikle kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik kamusal/siyasal alanı düzenleyebileceği kullanışlı araçlar haline
gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal
iktidara erkini daha da merkezileştirme, toplum üzerindeki baskı ve
kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır.
Kürt meselesinin çözümü
konusunda 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana yeni
bir sürecin başlatılmış olmasına, beraberinde
farklı toplumsal kesimlerin barış,
demokrasi ve insan hakları taleplerini yükseltmelerine karşın siyasal iktidarın, ayrımcılığı ve ırkçılığı yaygınlaştırarak
toplumu kutuplaştıran, ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, gerek ülke içi
gerekse uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve şiddeti
esas alan politikalarına devam ettiği
görülmektedir. Bunun sonucunda 2025 yılında da ülke genelinde kaygı verici
boyutta yaşam
hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Faklı toplumsal
kesimlerden insanlar ya doğrudan
kolluk güçlerinin şiddeti
ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.
Anayasa’nın ve evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma
vasfına rağmen işkence olgusu 2025 yılında da Türkiye’nin
en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı
sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi
sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan
gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele
uygulamaları, yeni bir boyut
kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı
yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence
mekânı haline gelmiştir. Gerek Van Belediyesi’ne kayyım
atanması gerekse 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı’nın tutuklanması sonrasında yaşananlar bu tespitin somut birer örneğini
oluşturmaktadır.
Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan
hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme
aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime
kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı mekanlardır. Yaklaşık 4.000 kadar olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir
gün salıverilme ihtimalinin, yani “umut hakkı” nın olmaması insan onuruna
aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere tek kişi ya da küçük grup izolasyonu/tecrit
uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Özellikle mimari yapısı ve gündelik
uygulama rejimi ile tecrit/izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran, kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak
adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi hapishaneler
derhal kapatılmalıdır.
Siyasal iktidarın, demokratik toplumun can damarlarından birini oluşturan düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın ve insan hakları
savunucuları üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü hiçbir şekilde kabul edilmezdir. Artık bu ülkede gazeteciler
haberlerini hapishanelerden göndermektedir.
2025, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup; iradeleri yok sayılarak belediyelerine kayyım atanmasını protesto eden Van halkı, keza belediye başkanları tutuklanmasını protesto eden İstanbul halkı, 8 Martta sokağa, özgürleşmeye çıkan kadınlar, 1 Mayısı Taksim meydanıda kutlamak isteyenler, eşit yurttaşlık ve onur mücadelesi veren LGBTİ+’lar, sokak hayvanlarının yaşamını korumaya çalışan hayvan hakkı savunucuları, Gazze‘deki soykırımı protesto edenler, havasına, suyuna, zeytinine sahip çıkmak isteyen yaşam savunucuları, ekmek, güvenceli iş ve sendikal hakları için mücadele eden işçiler, gençler ve öğrenciler mülki idare amirlerinin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanamamışlardır.
Örgütlenme özgürlüğü, demokrasilerin işlemesi için elzem olan temel insan haklarından biridir. Türkiye’de
yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de
kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve siyasal alana örgütlü olarak
katılamamaktadırlar. 2025 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf,
emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi
gözaltına alınmış, tutuklanmış,
haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya
çalışılmıştır. Seçmen ve yurttaş iradesinin gaspına
dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesine,
insan hakları ve demokrasi değerlerine tümüyle aykırı bir yerel yönetim rejiminin ifadesi olan kayyım atamaları aynı zamanda örgütlenme
özgürlüğünün de ağır ihlalidir.
Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana bu meselenin
müzakereye dayalı, barışçıl ve demokratik çözümüne olanak sağlayabilecek bir süreç başladı. Kürt meselesi nedeniyle 40 yıldan
uzun bir süredir yaşanmakta olan ve ağır toplumsal bedellere mâl olan çatışma ve
şiddet ortamının son bulmasına
yönelik atılacak her adım hayatî öneme sahiptir. Çünkü,
böylelikle yeni can kayıpları önlenecek, insanların yakınlarının yaşamlarına dair duyduğu derin endişe ve
korkular son bulabilecektir. Çatışma ve şiddet ortamının son bulması, aynı zamanda
sözün alanını genişletip etkinliğini
artıracağı için Kürt meselesinin şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümüne ve adil bir
barışın tesisine imkân sağlayacaktır. Yıllardır ısrarla vurguladığımız gibi Kürt meselesi, ekonomik, sosyal,
kültürel, siyasal ve hukuksal boyutları
olan ve çok özet bir ifadeyle kimlik ve kültürel haklar başta olmak üzere Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin eşitlik temelinde teminat altına alınmasına da referansları olan
siyasal ve toplumsal bir meseledir. Dolayısıyla da bu meselesinin çözümü, her
türlü araçsallıktan uzak, demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir yaklaşımla oluşturulacak bir “demokratikleşme programı” ile mümkündür. Ancak böylesi bir program, temel
hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmasının kimsenin onayına tabi olmadığı fikri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü
haklar, ayırımsız her yurttaşın insan onuruna
yaraşır biçimde eşit
olarak yaşayabilmesinin ilke ve normlarını oluşturur. Bütünsel ve devredilemezdir. Bizler bugün insani kriz ve savaşların egemen olduğu bir dünyada yakalanmış olan ‘barışı konuşmak/müzakere etmek’ gibi bir fırsatın
tarihsel ve toplumsal olarak en iyi şekilde değerlendirilmesini arzu ediyoruz. Ancak, şunu da hatırlatmak isteriz ki, demokratik tartışma ve müzakere sürecinin ön koşulu, konuşmaya başlarken kendi pozisyonunun ilanından çok,
bir ortaklaşma olanağının sağlanabilmesi için kendi pozisyonundan
çıkmaya hazır olunduğunun ilkesel olarak kabul edilmesidir. Eğer sadece niceliksel bir oy hesabıyla hareket edilmeyecekse ve
niteliksel bir anlaşma hedefleniyorsa, konuşmanın/müzakerenin çerçevesi ortak olmalıdır. İnsanlığın en büyük birikiminin kendisi, yani insan hakları değer ve ilkeleri anlaşma hedefli her türlü kamusal müzakerenin
hazır çerçevesidir.
2025 yılında da kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal yaşamın her alanında maruz kaldığı ayrımcılığı önlemeye yönelik yasal ve fiili hiçbir iyileşme sağlanamamıştır. Yine yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülmüş, LGBTİ+’lar ayrımcı, fobik ve nefret içerikli saldırılara maruz kalmıştır. Kadın ve LGBTİ+ hakları için yapılan barışçıl toplantı ve gösteriler yasaklanmış, şiddet uygulanarak müdahale edilmiş, yüzlerce kadın ve LGBTİ+ işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınmıştır.
Kadınların ve
LGBTİ+’ların kazanımlarını geri alacak, hak ve özgürlüklerini daha da kısıtlayacak yasalar çıkarılmak istenmiştir.
Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen
mülteciler/sığınmacılar, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. Ülkede yaşanmakta olan ağır krizin fiziksel, ruhsal, sosyal ve
ekonomik tüm sonuçlarından en derin şekilde etkilenen mülteciler/sığınmacılar, ne yazık ki 2025 yılında da toplum açısından
görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.
Türkiye uzunca bir süredir Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya
dayalı neoliberal ekonomi politikalarının, savaş ve çatışma harcamalarının sebep olduğu ekonomik kriz ve derin yoksullaşma,
yurttaşların hem
biyolojik hem de sosyal yaşamlarını sürdürülebilmelerini tümüyle
imkânsız kılan ağır insan hakları ihlalidir. Hayat
pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, güvencesizleşme
ve örgütsüzleşme en çok kadınları, çocukları ve mültecileri/sığınmacıları
vurmaktadır. Bu koşullarda işçi ve emekçilerin kıdem
tazminatı gibi kazanılmış haklarına
dokunulmamalı, enflasyon rakamları manipüle edilmemeli ve iş cinayetleri
önlenmelidir. İşçi
ve emekçilerin hak arama eylemleri yasaklanmamalı, sendikalaşma, grev ve toplu
sözleme hakkı güvence altına alınmalıdır.
Son söz olarak; hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara kar